Düğmelievler Gezisi
27 – 30 Haziran 2024
GeziPero – Tursab 15075
Konya’dan Alanya’ya ulaşan Selçuklu Kervan Yolları üzerinde, Toros dağlarının yamaçlarında yer alan Düğmelievleri ilk kez dostumuz Ersin Alok’un çektiği muhteşem resimlerden ve doyumsuz sohbetlerinden birinde anlattıklarıyla tanıdım, hayran kaldım. Araya pandemi girince ilk gezimizi 2022 yılında, ikinci gezimiz de 2024 yılında yapmak kısmet oldu. Konya’dan başlayan ve biten, Akseki’ye kadar uzanan geniş bir daire çizerek, her biri ayrı bir tarih, doğa ve kültür hazinesi Beyşehir, İbradı, Akseki yerleşimlerini ve çevrelerindeki köyleri tanıdık. Üç gece dört gün süren gezimizin başlangıç ve bitiş noktası olan Konya’ya uçak ile ulaştık. (Not: 2025 yılında yaptığımız Niğde gezimizden sonra Yüksek Hızlı Tren’in çok daha iyi bir ulaşım yöntemi olduğunu anladık. Bir sonraki gezimizi bu şekilde planlayacağız.)
İstanbul – Konya
Gezimize, Kubad Abad Saray’ının eşsiz çinilerinin sergilendiği Karatay Medresesi Çini eserler Müzesi ile başlıyoruz. Ardından Konya Tropikal Kelebekler Bahçesine gidiyoruz. Her köşesinde ayrı güzellikte kelebeklerin kümelendiği, yeşillikler ve su sesleri arasında gezilen masalımsı bir ortam. Grupları gezdiren rehberler, çok bilgili, görevlerini severek yapıyorlar. Çok güzel anılarla ayrılıyoruz.
Bir sonraki durağımız Konya’nın sekiz kilometre dışındaki tarihi Sille yerleşimi. Tarihi Friglere kadar uzanan Sille, Kutalmışoğlu Süleyman’ın Konya’yı feth ettikten sonra Hristiyan nüfusu Sille’ye göç ettirmesiyle önem kazanmış. 1995 de tarihi dokusu nedeniyle koruma altına alınan Sille, Aya Elenia Kilisesi ve ortasında geçen su kanalının iki yanında yer alan çay bahçeleri ile tanınıyor. Kilisenin banisi Elenia, Hrisitiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmi dini yapan Büyük Konstantin’in annesi. Küdüs’te İsa’nın gerildiği çarmığı bulmasıyla da aziz mertebesine yükselmiş. Belediye son yıllarda Sille’deki Osmanlı eserlerini de restore ederek turizm’e kazandırmış. 1884 yılında inşa dilen Hacı Ali Ağa Hamamı el sanatları müzesine dönüşmüş. Sille Çarşısına gelenlerin yararlanması için XVIII. yüzyılda yapılan Çay Camii ise ahşap kolonları ve minberiyle görülmeye değer.

Öğle yemeğimiz için Konya’ya dönüyoruz ve Halk Etli Ekmekte Konya’nın yöresel lezzetleri Fırın Kebabı ve Etli Ekmek yiyoruz. Dostlarımızın başta çok dedikleri etli ekmekler ve Recai Börekleri kısa zamanda tükeniyor. Fırın kebap ve üstüne Saç Aarası tatlısı için yer bile bulabiliyoruz.
Konya – Sonsuz Şükran Köyü – Eflatunpınar – Beyşehir
Yemek sonrası Beyşehir’e doğru yola çıkıyoruz. 140 km. yolumuz var. Yolda sanatçıların kurduğu, Selçuklu mimarisinden esinlenen özgün yapılardan oluşan Sonsuz Şükran Köyü’ne uğruyoruz. 2011 yılında kurulan köyde önemli sanatçıların evleri, atölyeleri var, eserleri sokaklarda sergileniyor. Bizim gibi yolunu uzatarak burayı tanımaya gelen az sayıda meraklı turist var. Nikah resimlerini bu ilginç ortamda çektirmek isteyen, telli duvaklı gelinler ve aile efradı ise çok daha fazla sayıda. Köyde ufak bir kafe var, tuvalet imkanı yok. Açok olan atölyeleri, sergileri gezip ayrılıyoruz.
Bir sonraki durağımız ise Eflantunpınar Hitit Su Anıtı. Dönemsel olarak yaşanan kuraklıkların, Mısır’dan buğday istemeye kadar varan açlık felaketlerine yol açması, Hititleri, bir yandan Tanrılara sığınmaya, diğer yandan da barajlar, su biriktirme havuzları yapamaya yöneltmiş. Eflantunpınar su toplama ve dağıtma konusunda Hitit mühendisliğinin tepe noktası.Havuz ve anıtın olduğu mekana Beyşehir yolundan ayrılarak toprak bir yoldan ulaşılıyor. Havuzu ve anıtı gezdilkten sonra ören yerinin hemen yanındaki köy kahvesinde mola veriyoruz. Yolun dipğer tarafında anıta hakim bir tepede inşa edilmekte olan tesis ise son gittiğimizde henüz tamamlanmamıştı.
Akşam saatlerinde Beyşehir’e varıyoruz. Küçük bir ilçe için beklenmedik konfor ve hijyen sunan Ali Bilir otele giriş yaptıktan sonra, gün batımının renk şölenini Beyşehir Gölünde izlemek için rıhtıma yürüyüp tekne ile göle açılıyoruz. Sultandağları ardından batan güneşin son ışıkları yarım saat içinde kırmızının en parlak tonundan griye dönüşen bir renk paleti yaratıyor. Tekne de çay, bira, kahve gibi olanaklar var. Günü göl üzerinde batırdıktan sonra otelimize dönüyoruz. Otelin en üst katında çok güzel manzarası olanbir lokanta var. Beyşehir’de alkol servisi yapan ender yerlerden biri. Gölde tutulan sazanlardan oluşan bir menü ile akşam yemeğimizi alıyoruz. Yemek sonrası kısa bir yürüyüş yapıp odalarımıza çekiliyoruz.

Beyşehir – Ormana – Sarıhacılar
İkinci güne, Beyşehir Gölünün yeni keşfedilen güzelliği Nilüfer Bahçesini teknelerle gezerek başladık. Nilüferler güneş tepe noktasına ulaştığında kapanıp, su altına çekildiklerinden bahçenin tüm renklerini görmek için sabah erken saatlerde geziye başlamak gerekiyor.
Beyşehir’den ayrılmadan önce, Orta Asya ahşap direkli cami mimarisinin Anadolu’daki en iyi orunmuş örneği olan Eşrefoğlu Camini ve Türbe, Arasta, Merese ve Hamam’dan oluşan külliyesini gezdik. 2023 de Unesco asıl listesine alınan camiler içinde Eşrefoğlu Cami mihrap ve minberiyle de en önde yer alıyor.
Ardından, tümüyle yenilenerek ulaşıma açılan Gambos yolu üzerinden Ormana’ya doğru, Giden Gelmez Dağlarının arasından Antalya isitkametine doğru ilerlmeye başladık. Bu tarihi yol, Konya – Antalya arasında en kısa ve kış – yaz çalışabilen bir güzergah. Ancak Osmanlının son döneminde başlayan yeni yol çalışmaları, İbradılıları sevmeyen bir Vali tarafından durdurulmuş, Akseki, Seydişehir istikametindeki yola öncelik verilmiş. Aliminyum tesisilerinin kurulması ile de kış aylarında kapanan geçitlerle Torosları aşan o yola çok büyük yatırım yapılmış. 2000’li yıllarda eski Gambos yolunun önemi tekrar anlaşılınca, Kesikbeli tüneli yapılarak, yol 50 km. kısalmış, Toros geçitlerine gerek kalmamış.
İlk gezimizde ziyaret ettiğimiz Çamlık mağaralar sistemi içindeki Balatini Mağarası ve seyir terasını bu kez programımıza almıyoruz. Mağaraya giden çok dik toprak yola bizim şöförün girmeye cesaret edememesi uzun bi yürüyüş yapmamıza ve dönerken yokuş yukarı tırmnırkençok yorulmamız neden olmuştu. Bu nedenle ikinci gezimiz de rotamızı değiştiriyoruz. Onun yerine vadi boyunca yüzlerce Leyleğin yuva yapıp, çocuklarını yetiştirdikleri çok şirin, çok güzel görünümler sunan Yeşildağ köyünü ve kervan yollarının işlek olduğu geçmişin anılarını taşıyan Adatepe tarihi su değirmenini ziyaret ediyoruz.
Düğmeli Evler’e doğru ilerlerken, artan trafik ve yaygınlaşan yerleşimler nedeniyle ovadan uzaklaşarak dağlara kaçan Yılkı Atlarını acaba şansımız yardım eder de görebilir miyiz diye bakındık durduk, ama nafile. Sadece gıyaplarında akıncıların atlarına ulaşan secerelerini, doğaya serbestçe bırakılmalarının hikâyelerini anımsayabildik.
Öğle yemeği saatlerinde Ormana’ya ulaşıyoruz. Yemeğimizi Ormana Active’de kiremitte alabalık ziyafeti olarak aldık. Yemek sonrası Ormana’nın taş döşeli dar sokaklarında yürüyerek Düğmeli Evler’i inceledik. Son 200 yıla ait çok nadir etnografik objelerin sergilendiği Yeniçeri Ahmet Ağa Müzesini de gezdik. Yeni açılan Müze, hem yeterince tanıtılmadığı, hem de köy meydanının biraz ilerisinde ve yolu da biraz yokuş olduğundan olsa gerek, turlarla gelenlerin fazlaca ilgisini çekmiyor. Oysa gerçekten görülmeye değer geçmiş yılların anılarını canlandıran eserler sergileniyor. Müze görevlileri haklı olarak bu ilgisizlikten şikâyetçiler.
Günün sonunda Sarıhacılar köyüne ulaştık. Avlusunda çay kahve bira ile harika bir sohbet başladı ve bir anda ortamın sihrine kapılı verdik. Mustafa Bey’in hünerli elleri ile yöresel malzemeleri kullanarak hazırladığı akşam yemeğimizle de günü tamamlıyoruz.
Altınbeşik Mağarası – Ürünlü – İbradı
Günümüze bir tabiat harikası olan Altınbeşik Mağarasını gezerek başlıyoruz. Mağaranın yer aldığı kanyonun dibine çok dik bir yokuşla iniliyor. Mağara Türkiye’nin en büyük yeraltı gölüne sahip. Burada İbradı Belediyesi tarafından işletilen bir kafe ve lastik bot merkezi var. Grubumuz iki ayrı bota binerek bu ilginç mağaranın ilk etabının sonuna kadar gidiyoruz. Mağaranın yer altı su sistemlerinin ilerideki Balatini Mağara sistemiyle bütünleştiği söyleniyor. Ancak gelen Japon Speleolog’lar, ancak ikinci etabın sonuna kadar gidebilmişler.
Bir sonraki durağımız mağaraya yakın Üründül Köyü. Düğmeli evlerin otantik formunun en iyi korunduğu köy olan Üründül’de kahvede yaşlılarla sohbet ediyoruz. İşsizlik ve şehir yaşamına özenme nedeniyle gençlerin köyden kaçtığından, evlerin gittikçe boşaldığından yakınıyorlar. Henüz turizm de hakedilen düzeye gelmediği için, yaşlılar dertli.
Ardından yörenin en ilginç ama çok az bilinen yörük yerleşimi İbradı’ya ulaşıyoruz. İlk hukuk mektebi açılan yerelşim olması ve Osmanlı döneminde idari kadronun burada yetişmesi nedeniyle Kadılar Şehri olarak da nam salmış olan İbradı, Kadı Konakları, Arapastık Ağacı ve Minkari ailesiyle ünlü. XIX. ve XX. asırda yaşanan büyük yangın felaketlerinden az sayıda kalan Kadı Konakları, o devrin ihtişamınnı yansıtan 2 – 3 katlı çok odalı ahşap yapılar. Bu yangınlardan birine neden olan Arap Köle, İstanbul’dan gelen emir doğrultusunda asılmış ancak olay köleliğin kaldırılmasına kadar uzanan süreci de başlatmış. Öğle yemeğimizi büyük bir bahçe içinde yer alan yeni yapım lokanta binası ve restore edilmiş bir konakta ki şaraphaneden oluşan Yörük Ali Tesislerinde salata, kuşbaşılı pide şeklinde bir menü ile alıyoruz. Yemek sonrası şarap tadımımızda var. Yemek sonrası İbradı merkezdeki kahvede yöre şarkılarını tanıtmayı görev edinmiş sanatçı Sami Demircioğlu ile tanışıyor ve sohbet ediyoruz. 1988 yılında TRT Antalya Radyosu tarafından yöre sanatçısı seçilen Sami Demircioğlu’nun Şu Maşatın Beleni. Arabamın Tekerleri Or Boya gibi yörenin sevilen eserlerini seslendirdiği bir cdsi de var.
Akşam saatlerinde Sarıhacılara, Ayşenaz Hanım Konağına dönüyoruz. Teras’ta, Mustafa Bey’İn anılarıyla süslenen muhteşem bir Happy Hour keyfi yaptıktan sonra yemeğe geçiyoruz.
Sarıhacılar – Seydişehir – Konya
Bu sabah erken kalkıp hazırlanan gruplabirlikte Sarıhacılardan Akseki’ye kadar uzanan kervan yolunda yürüyüş yapıyoruz. Sarıhacılar Selçuklular döneminde Konya – Antalya yolu üzerindeki İbradı, Akseki gibi önemli yerlşimleri bağlayan, irili ufaklı tüccar kervanlarının pazarlara ulaşmada kullandıkları yolların duğum noktasıymış. Bizim yürüdüğümüz taş döşeli yol Akseki pazarına ulaşmak için çevre köylerin ana ulaşım yoluymuş. İnişli çıkışlı ama düzgün zeminli bir yol, sabah serinliğinde, sessiz, huzurlu ve çok güzel mnazaralar arasında 1 saat kadar yürüyoruz.
Dönüşte grubumuzun diğer bölümü şle birleeşip çönce kahvaltı yapıyoruz, ardından Hüseyin kavasoğlu’nun yıllar boyu biriktirdiği 5.000 dolayında etnografik objenin yer aldığı özel müzeyi geziyoruz. Hüzeyin bey bize önemli objeleri hikayeleri, zamanında kullanılış şekilleri, fonksiyonları ile anlatıyor. Köyün bir başka görülmesi geren eseri de 600 yıllık Camii. Sultan Reşad’ı 1917 de armağan ettiği, ismini taşıyan sancak, Katran Ağacından yapılmış tek parça mihrap, duvarlardaki yörük kültürü etkisindeki süslemeler gerçekten etkileyici. Caminin İmamı Yunus Hoca da felsefi derinliği olan, ilginç fikirler üreten bir genç. Onunla sohbetimiz de çok keyifli oluyor.
Öğle saatlerinde vedalaşıp yola çıkıyoruz. İlk durağımız Akseki. 2016 yılında Etnografya Mzesine dönüştürülmüş Elagöz Konağını, Zafer Bey’İn rehberliğinde geziyoruz. 1860’larda yaptırılan yapı, bölgeyi tahrip eden yangınlardan kurtulabilenleerden. Konağın hemen altında yer alan bir binada da “Ben Akseyim” daimi resim sergisi var. . “Ben Aksekiyim” adıyla kitaplaştırılan, ünlü fotoğraf sanatçısı Atilla Durak tarafından çekilen Akseki dağlarının, konaklarının ve insanlarının resimleri burada sergileniyor. Akseki’nin vahşi doğasını ve yaşam kültürünü yansıtan çok güzel resimlerin yer aldığı bu müzeyi de keyifle geziyoruz.
Konya’ya doğru yolculuğumuzda önce Seydişehir’den geçiyor ve ülkemizde Alüminyum endüstürisinin kuruluşunun, boksit cevherinin bulunmasından, Sovyetlerden teknoljinin alınarak üretim tesisin kurulmasına, oradan da özelleştirilmesine kadar uzanan sürecin hikayesini anımsıyoruz. Seydişehir çıkışında Tınaztepe Mağarasında yemek için mola veriyoruz. Yokuş tırmanacak eenerjiyi bulan dostlarımızla mağarayı geziyoruz. Uzunluğu 22 Km. olan mağaranın 1580 metresi turizme açılmış. Sarkıt dikit formasuyonu açısızdan yokuşu tırmanmayı haklı çıkaracak ölçüdde ilginç değil.
Konya ya ulaştığımızda ilk olarak, bir zamanların efsane alemlerin düzenlendiği dillerde dolaşan Meram’a geliyor ve kısa bir gezinti sonrası Konya Belediyesi tarafından çok güzel düzenlenmiş Aydın Çavuş Tepesindeki tesis de mola veriyoruz. Aydın Çavuş, 44 yıl boyunca emek vererek tesisin bulunduğu tepe ve çevresini ağaçlandırmış. Bozkır koşullarının hakim olduğu Konya’da burada ağaç yetişmez algısını kırmış, her gün dereden su taşıyarak, bugünkü yeşil tepeyi oluşturmuş.
Konya’da yeni açılan Dar’ül Mülk – Selçuklu Hanedan Sergisi ile gezimizi tamamlıyoruz. 2023 yılında ziyarete açılan Dar’ül Mülk, Aleaddin Tepesinde yapılan kazılar sırasında bulunan Selçuklu sultanlarının naaşlarının, adli tıp teknolojileri ile ayrıştırılması ve cisimlendirilmesi ile ortaya çıkarılan görünümlerini yer aldığı çok önemli, çok başarılı bir çalışmanın ürünü çok öğretici bir sergi. Anadolu Selçuklularını 200 yıl boyunca yöneten, muhteşem I.Alaeddin Keykubad’an, son sultan II. Mesud’a kadar tüm sultanları, gerçek görünümleri ile izlemek, hastalıklarını, zaaflarını, ölüm nedenlerini öğrenmek, yüz yüze görüşme kaynaklı kişisel yakınlık kurmak çok etkileyici bir deneyim oldu.
Veda yemeğimizi, Konya Selçuklu mutfağının, mevlevi ritüellerine uygun olarak sunulan bir menü ile alıyoruz. İlk gezimizde bize muhteşem bir tadım menüsü hazırlayan ve yemek kitabını hediye eden Somatçı Ulaş Tekerkaya maalesef İngiltere’ye göçmüş. Onun izinde yürüyen iki lokanta açılmış. Lokmahane ve Sultan Somatı. Biz son akşam yemeğimizi Sultan Somatında alıyoruz. . Yemek öncesi şükür duası, Sirkecübin ve tuz ile yemeğe başlama ritüelleri etkileyiciydi. Bamya Çorbası ardından gelen Kayısılı Kuzu Gerdan ve Bulgurlu Kuzu İncik olağanüstü güzel tatlardı. Herkes seçiminden çok mutlu günü tamamlayıp İstanbul’a dönmek için havaalanına doğru yola çıktık.