Kemaliye Manileri
Yerleşimin en üst kısmında Belediye’nin çok akıllı bir girişimle hazırladığı, Kemaliye kültürünün çok önemli bir parçası olan gurbetçilik acılarını yansıtan manilerin panolara yazılmış haliyle süslenen Mani Yolu yer almakta. Maniler Kemaliye halkının kaderi olan gurbetçiliğin geride bıraktıklarının bazen kötü kadere, bazen gidip de gelmeyenlere, bazen de götürüp de getirmeyenlere olan şikayetleridir. Büyük aileler içinde halkanın en alt düzeyinde yer alan gelinler, duygularını açıklayamadıkları, şikayetlerini, acılarını yüksek sesle söyleyemedikleri, içlerine atmak zorunda oldukları için, dertlerini manilere dökmüşler.
Kemaliyeliler, asırlar boyu gurbetçiliğe gider olmuşlar. 1800’lerde nüfusu 35.000’leri bulan beldede nerdeyse bütün gençler İstanbul’da hamallık, kasaplık vb. işlerle para kazanma ve para göndererek geride bıraktıklarının geçimlerine sağlamak çabasındalarmış. Yeterli birikimi sağlayarak geri dönmek ise bir türlü gerçekleştiremedikleri idealleriymiş.
O dönemde Eğin’den İstanbul’a erişim, katır kervanları ile Giresun’a gitmek, oradan da gemiyle yolu tamamlamak şeklindeymiş ve yolculuk 21 gün sürmekteymiş. Ne zaman ne de para açısından öylesine kolay tekrarlanabilir bir yolculuk değilmiş. Ayrıca İstanbul’a göçü önlemek için sıkı kurallar konulduğu için tek başına geliş izne tabi, aileleri beraberinde getirmek ise Tanzimat’a kadar temelden yasakmış.
Netice de gurbetçilik, giden için de kalan için de çok uzun ve sona ermez bir bekleyiş, acılı hasret haline gelmiş. O dönemin örf ve adetleri içinde de ancak manilerle anlatılır olmuş.
Erkekler İstanbul’da geçim derdinde çalışırlar, eşleri onların dönmelerini bekler dururlarken, gurbetlik uzar, hasretlik artar dururken hisleri açıklıkla ifade etmek de “ayıp” olduğundan “Ela Gözlü Ağam”, “Sırma Bıyıklı Ağam” diye başlayan maniler düzülür, acılar sistemler, yakarışlar hep şiirlerle anlatılır.
İlk yıllarda kader isyan, bir habere bile razı olma, gurbetlik bitecek ümidi vardır.
Gelin idim bağladılar kolumu
Çözmediler zülüfümün dalını
Koymadılar üç ayımız dört ola
Çöl gurbete yolladılar yârimi
Eğin viran olmuş bülbül ötmüyor
Viran bahçelerde güller bitmiyor
Ağam bu ayrılık serden gitmiyor
Tez gel ağam tez gel olma muhannet
Gurbet icat eden görmesin cennet
Kurban olam gözlerinin içine
Ayrı düştük o gidiyor gücüme
Ela gözlerini sevdiğim ağam
Sağmadın mı bir Eğin’in içine
Yıllar geçmeye başlayınca yakarışlar önce serzeniş sonra kötü duaya döner.
Karşı bağın yoncaları tez biter
Özledim Ağamı gözümde tüter
Ela gözlerini sevdiğim ağam
Ayrılık çekmesi ölümden beter
Dört kitabın hecesini seçersin
Ağam bizlerden vaz mı geçersin
Mevlayı seversen gel sıla eyle
Yedi cennetin kapısını açarsın
Yiğirmidir beş vakitin sünneti
Bu yıl da sılaya gelmezsen eğer
Olmayasın Muhammedin ümmeti
Görmeyesin ahirette cenneti
Ahirette İstanbul yok ki kaçasın
Yalan gerçek defterini açasın
Sırat köprüsünde kaya ayağın
Başın döne cehenneme düşesin
Bazen de gönderilen maniye bir başka mani ile cevap gelir.
Eğin üstünde zincirli kaya
Ağam benzer mahcemalin aya
Gce gündüz yalvarırım mevlaya
İnşallah gelesin gelecek aya
Koçan’a deyin ki bu yıl akmaya
Akıp akıp da yüreğimi yakmaya
Benden selam söyleyin nazlı yâre
Bu yıl da gelemem yola bakmaya
Halıcı Fahrinin annesi Oba Hatun olarak tanınan Hatice Zahide (1909 – 2000), bu acıyı birinci elden yaşayıp anlatanlardan. Kocası daha yeni evliyken gurbete gitmiş. Giderken de bir kese altın bırakmış dönene kadar sıkıntı çekmesin diye. Oba Hatun iplik örüp satarak hayatını sürdürmüş, altınlara dokunmamış. Dokunmamış ama sitem etmekten de geri kalmamış.
Kaşların karadır, gözlerin kömür
Neye yarar, yara hasret geçen bir ömür
Verdiğin altınlar yanımda bir demir
Neyleyim altını geçmiyor ömür.