Planlanan Geziler
Top

Salihli ve Çevresi Gezisi

Salihli ve Çevresi Gezisi

28 Ekim – 1 Kasım 2026

Gürsel Turizm – Tursab 1398

Cumhuriyet Bayramı tatilinden yararlanarak Salihli ve çevresine 5 günlük çok keyifli bir gezi yaptık. Çok zengin bir tarih, kültür ve doğal güzellik hazinesi olan Salihli’ye ilk kez 2010 yılında gitmiştik. Değerli dostumuz Mustafa Uçar bizleri, sıcak kişiliği, yöreye ilişkin engin bilgisi ve muhteşem sohbetiyle öylesine etkiledi ki, yöreye aşık olduk. 2012 deki son gezimizin ardından dünyanın diğer yörelerini de tanımaya öncelik verince arayı biraz açtık. Bu gezimizle hem anılarımızı tazeledik, hem de sevgili Mustafa Uçar dostumuzla hasret giderdik, çok keyifli bir termal tatili yaptık.

Programımızı rahat bir tempoda yolculuk yapacak, çevreyi gezmenin yanı sıra Kurşunlu Termal havzasında kurulu Sardes Lidya Otelin termal imkanlarından da yararlanacak şekilde hazırladık. 28 Ekim Çarşamba sabahı 08:00 de Kadıköy Evlendirme Dairesi önündeki her zamanki buluşma noktamızdan hareket ederek yola çıktık. 39 kişilik otobüsümüze, 12 kişi olarak yayıldık, kaptanlarımızın dikkatli sürüşleriyle emniyetli ve konforlu bir yolculuk yaptık. Şansımız yaver gitti, 🧿Türkiye genelindeki yoğun yağışlı ortamdan hiç etkilenmeden 5 gün boyunca güzel bir havada gezdik.

Salihli’ye molalarla birlikte 6 saatte ulaştık. Öğle yemeğimizi Oksijen 204’deki İkbal Lokantasında aldık. Lokanta yöneticisi İsmail Bey’in yakın ilgisi sayesinde gezinin yemek bölümüne lezzetli bir başlangıç yaptık. İsmail Bey ile yola çıkmadan evvel yaptığımız görüşmede, İkbal’in geleneksel tandır lezzetinin yanında bir de iç pilav olmalı dediğim için bize özel iç pilav pişirtmiş, yediğim en güzel iç pilavdı dersem hiç de abartmış olmam.

Öğleden sonra 15:00 dolaylarında Lidya Sardes Termal Otele ulaştık. Daha önceden tüm bilgilerimiz gönderdiğimiz için anahtarlarımız hazırdı, hemen odalarımız yerleştik. Bavullarımızı açıp, biraz da dinlendikten sonra akşam yemeğine kadar olan vakitte termal havuz ve sauna’nın keyfini çıkardık. 45 derece düzeyindeki kapalı havuzun, açık havadaki ikinci havuz ile doğrudan ilişkisi var. Çok sıcak bulanlar dışarıda serinleyebiliyor. Güneş battıktan sonra hayli düşen sıcaklıkta dışarıya çıkmamak için akşam yemeklerini otelde aldık. Çok çeşitli ve her biri gerçekten lezzetli meze ve yemekler servis edilen açık büfe tarzında çalışan lokanta var. Hafta sonu canlı müzik de var. Biz programın sonuna kadar beklemeden kahvemizi lobby’de alıp, sakin bir ortamda sohbet etmeyi tercih ettik.

Günümüze Sardes Antik Kentini gezerek başlıyoruz. Antik Kentin ortasında Salihli – Turgutlu Karayolu geçiyor. Biz önce yolun sağındaki Roma döneminden kalan Sinagog, Gymnasium / Hamam kompleksi, ve kenarında dükkanların sıralandığı mermer caddeyi geziyoruz. Caddede yer alan dükkanların ve büyük latrina’nın (Roma dönemi umumi tuvaletleri) Kurşunlu Kaplıcalarından gelen sıcak sularla ısınmasını sağlayan keramik boru sistemini görüyoruz. Aynı sıcak su, şehir nüfusunun sosyalleşmek için zaman geçirdiği Gymnasium’un büyük havuzunu da besliyormuş.

II.Antiokhos (MÖ 223 – 187) döneminde yörede güvenliği sağlamak için, toprak, hayvan verilerek göç ettirilen, vergi muafiyeti sağlanan Yahudi topluluğunun zaman içinde çok zenginleşerek MS III. yüzyılda satın alarak Sinagog’a dönüştürdüğü 120 x 18 metre boyutlarındaki binayı geziyoruz. Binanın mozaikleri, cemiyet büyüklerinin oturduğu amfi benzeri sıralar, dış ve iç avlu restore edilmiş, çok net anlaşılabiliyor. Dünya’daki üçüncü sinagog olan Sardes’deki yapı, mevcut Gymnasium binasının parçası olarak inşa edildiğinden doğu batı ekseninde. Kutsal mekanın Küdüse doğru bakar şekilde olması gereği nedeniyle günümüzde Yahudi camiası tarafından inanç odağında ilgi görmüyor.

Yolun diğer tarafında ise Lidya Döneminden kalan yapılar var. Krezüs’ün sınırsız zenginlikler barındıran sarayından yaşanan savaşlar, yağmalar ve sel felaketleri sonrası hiç bir iz kalmamış. 660 yılında Sasani Hükümdaı II. Hüsrev’in yağma ve yıkımı sonrası da şehir terkedilmiş. Antik çağın çok önemli eseri Artemis Tapınağı, 9 ve 10. yıllardaki sel felaketleri sırasında kayan tepenin altında kalmış. 1900’lü yılların başında yapılan kazılarla gün ışına çıkarılmış. Yapımına MÖ 281 yılında I. seleukos tarafından zafer anısına inşa ettirilmeye başlanan tapınak, yaşanan doğal felaketler nedeniyle bir kaç kez tahrip olmuş, ardından Roma’nın hiristiyanlığı kabülü ile Pagan tapınakları yasaklaması ile tamamlanamadan kalmış. Tapınağın kutsal alanına yapılan Kilise, bu değişimin simgesi. Erken Hiristiyanlık dönemindde yapılan bu kilisenin cemaati de St. John’un İsa’dan Vahiy yoluyla aldığını söylediği 7 mektubun birinin hedefi.

Öğle yemeğimizi, dört kuşak boyunca bu işi yapan Azak ailesinin son ferdi Fatih Azak tarafından hazılanan ve pişirilen Salihli Odun Köftesi ağırlıklı bir menü ile aldık. Fatih Bey özel ilgi göstermesine karşın, ne yazık ki yediğimiz köfte 14 yıl evvel yediğimiz ve tadı damağımızda kalan köftenin lezzet olarak yakında bile değildi. Odun köftesi yapma becerisini kaybolduğunu, Akhisarlı Ramiz’in endüstriyel köftesinin onun yerine geçtiğini öğrendik ve üzüldük.

Yemek sonrası önce Adala Kanyonu’na sonra da Kız Köprüsüne gittik. Divlit yanardağı sisteminin püskürttüğü lavların donmasıyla oluşan Adala Kanyonu, antik ismi Hermos olan Gediz ırmağının yanında dik bir duvar gibi yükseliyor. Suların değişik dönemlerde artan eksilen seviyeleri duvarda farklı renklerde iz bırakmış. Bir sonraki durağımız yapımı erken Osmanlı dönemine tarihlenen, 97 metre uzunluğundaki 6 gözlü Kız Köprüsü. Salihli’den batıya doğru yol kervanların Gediz Nehri’ni geçiş için kullandıkları köprü, bazalt taşlarından yapılmış, hemen yanında da güzel bir alabalık çiftliği ve lokanta var.

Günün son durağı Salihli Tren İstasyonu. 1863 de yapımına başlanan ve 1875 de Salihli’ye ulaşan İzmir – Kasaba (Turgutlu) demiryolu, tarım ürünlerini taşımada kullanılmış. Aynı görevi yüzyıllardır yapan Deve Kervanlarının yerini almasıyla da yörede Alsancak istasyonun yakılmasıyla tepe noktasına ulaşan bir deveciler isyanı çıkmış. Bölge de karasaban yerine demir pulluk kullanımına geçişin de, Tren Hattının inşaatı sırasında demir pulluk kullanımın köylüler tarafından görülmesiyle olduğu söylenmekte. İstasyonun hemen yanındaki Şehitlikte, 4 Eylül 1922 günü, Alaşehir’den çekilmekte olan Yunan birlikleri ile girişilen çatışmada haytını kaybedenler anısına yapılan Şehitliği ziyaret ediyoruz. Yunan Birliklerini yeni bir cephe kurmalarını önleyen 11. Süvari Alayı mensuplarına şükranlarımızı sunup, aziz hatıraları önünde eğiliyoruz.

Bugün Kula ve çevresini geziyoruz. 2013 yılında Türkiye ve Avrupa’nın ilk ve tek Unesco Küresel Jeoparkı olarak ilan edilen, adını Strabon’un Geographica’sındaki tanımdan alan Yanık Ülke (Katakekaumene) kapsamındaki Kuladokya ilk durağımız. Divlit yanadağının küllerinin erozyon sonunda şekilenmesi ile oluşan, Kapadokya’daki benzerleri kadar güzel figürlere sahip peri bacalarını seyir terasından izliyor ve resim çektiriyoruz. Bir sonraki durağımız ise Divlit Volkanın hemen önünde yapılan ziyaretçi merkezi. Volkanik oluşum ve Sardes başta olmak üzere çevredeki tarihi ve doğal güzlelikleri anlatan, ilk insan ayak izlerinin replikalarının da yer aldığı Merkeze çok ilgi olduğunu öğreniyoruz. Kurulan merkez gerçekten çok güzel ve bakımlı. Çok sayıda gelen turistlerin temel ihtiyacı olan tuvaletler temiz, düzenli. Sıcak vesoğuk içeceklerin usulüncde servis edildiği Cafe’yi Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi işletiyor.

Bir sonraki durağımız, Tapduk Emre’nin dergahı ve türbesinin olduğu Emre köyü. Mustafa Bey, Pirinin ayak ucuna gömülmeyi vasiyet eden Yunus Emre’nin kabrinin de bu isteği doğrultusunda türbenin önünde olduğunu anlatıyor. Bunu destekleyen belgelerin Eskişehir’deki kabri öne çıkarmak için kaybedildiğini ileri sürüyor.

Emre köyünde yer alan 1520 yapımlı Carullah Bin Süleyman Cami ise XIX. yüzyıldaki esaslı tamirat sırasında Şeyh zade Abdürrahim Efendi tarafından yapılan kalem işi süslemeleri ile tanınıyor. Bu eşsiz süslemelerin sanatsal değeri kadar, konuları da ilginç. Dünya’nın dört bir yanından manzaralar, ekzotik yemişler, piyano üzerinde çiçek saksıları, gemiler gibi çizimler sanatkarın çok geniş bir Dünya turu yapmışlığı olduğunu işaret ediyor.

Karamanlı Hiristiyan Türklerin, Müslüman Türklerle ve Rumlarla birlikte yaşadığı, her toplumun yaşam biçimlerine göre kendi mimari tarzlarını oluşturduğu, tarihi yapılarla dolu Kula bir sonraki durağımız. Evlerin kapıları doğrudan sokaklara açılıyorsa bunların Rum evi, eğer sokaktan önce avluya giriliyorsa bunun Türk evi olduğu söyleniyor. Yolda rastladığımız bir rum evi nerdeyse yıkılacak haraplıkta olmasına rağmen geçmiş günlerin görkemini taşıyor. Bir Karaman Türkü’nün evinin girişinde de Karamanliça (Helen harfleriyle Türkçe yazı) bir kitabe görüyoruz.

Şehir merkezine doğru Kula’nın eski mahalleleri boyunca yürürken ulaştığımız meydanda odun ateşinde kazanlar kaynatan bir Teyze ile karşılaşıyoruz. Akşamki düğün daveti için yemek hazırladıklarını söylüyorlar. Kazanların çapına bakınca kalabalık bir düğün olsa gerek diyoruz. Biraz sohbet edince, geleneksel Türk misafirtperverliği içinde bizi de düğüne davet ediyorlar. Yemekler çok güzel, Keşkek, Çorba, Pilav var. Odun ateşi harlı ama kazanlar da çok büyük. Akşama ancak yetişir, öğlen için bize hayrı dokunmaz deyip Mustafa Bey’in seçtiği lokantaya doğru yürüyoruz.

Öğle yemeğimiz Kula’nın eski mutfak geleneğinin ürünleri Kula Güveci ve tencere yemekleri ile alıyoruz. Üstüne yediğimiz tahinli şekerli pide ise efsanevi bir tatlı. Ana yemeklerle doymuş olmamıza rağmen gelen tüm pideler bitiyor. Ardından çarşıya giderek Kula’nın meşhur tahinini Kazakoğlu’ndan alıyoruz. Üretimini dükkanın arkasındaki değirmende yapan usta, normal ve kara tahinin yanı sıra tahin helvası da üretiyor. Pancar şekerinden üretilen Tahin Helvasının benzerini başka yerde bulmak mümkün değil. Cömertce ikram ettiği halvalardan tadan, böyle bir tad olamaz deyip kutularca aıyor. Kula Leblebisi ile de meşhur. Çorum’a da buradan gidiyor iddiasındalar. Ondan da alıyoruz.

Bölgedeki son günümüzde Lidya’lıların Efes’e ulaşmak için kullandığı rotayı takip ederek Bozdağ üzerinden Ödemiş’e gidiyoruz. Antik dönemdeki yol hayli aşağıdan Paktolos çayı boyunca ilerliyormuş. Yeni yol düzgün ancak çok sert virajlarla Üçler Geçidi (1200 metre) yükseliyor. Geçitten sonra yol Gölcük ve Birgi/Ödemiş istikametine doğru ikiye ayrılıyor. Salihli Ödemiş arası 55 km. Biz önce Gölcük’e gidiyoruz. Bir set gölü olan Gölcük yaz aylarında popüler bir sayfiye merkezi. Çok güzel villalar var. Yaz aylarında Manisa ve İzmir yöresi sıcaktan kavrulurken burada gece yorgansız yatılamadığını Mustafa Bey deneyimlerinden aktarıyor. Ekim ayının sonunda her yer kapanmış, yazlıkçılar dönüş yapmış vaziyette, sahil boyu gazinolar ıssız. Hava güneşli, yeşil ve mavinin kaynaşmasına sonbahar renkleri de eşlik ediyor. Gölde en ufak kıpırtı yok, kenardaki birkiler ağaçlar ayna gibi yansıyor. Gruptan burada bir hafta kalalım istekleri yükseliyor. Olağanüstü güzel, huzurlu bir sabah yaşıyoruz.

Bir sonraki durağımız Aydınoğullarının başkenti Birgi. Yunan işgali sırasında vadi boyundaki tüm yapılar yanmış, sonrasında da bir sel, bir de deprem felaketi yaşamış. Aydınoğlu döneminin (1308 – 1425) mamur ve müreffeh Birgi’sinden sadece Aydınoğlu Mehmet Bey Cami ve türbesi kalmış. Cami restorasyon için kapalı olduğundan meşhur kündekari minberi göremiyoruz.

Birgi’de vefat eden İslam alimi ve müderris İmam Birgivi’nin (Takıyyüdin Muhammed Bin Ali, 1523 – 1573) mezarı da bir inanç merkezi halinde. Biz de buraya uğruyoe ve dua ediyoruz. Kapıda karşılaştığımız bir çift hayır Top Kek’i dağıtıyor.

Birgi’de ayakta kalan görülecek tek önemli eser 1761 yılında Çakır Ağa tarafından yaptırılan konak. Uzun yıllar harap ve metruk halde kalan konak neticede restore edilmiş ve ziyaret açılmış. Gerek mimari üslubu, gerekse de süslemeleri çok özel olan konağın en dikkate değer bölümleri Çakır Ağa’nın iki karısı için yaptırmış olduğu odalar. Biri İstanbullu diğeri İzmirli olan eşleri sıla hasreti çekmesin diye Çakır Ağa her iksinin de odalarını memleketlerinin resimleriyle süsletmiş. Sanatsal yanı bir tarafa süslemelerin XIX. yüzyılda bu iki şehrin sülüetlerini belgelemek açısından da çok önemi var.

Gezimizin son durağı Ödemiş. Önce Hurşit Lokantasında muhteşem bir Ödemiş Köftesi yiyoruz. Hiç tereddütsüz Salihli Köftesinden on kat daha lezzetli. Orta büyüklükte olan lokantanın tüm masaları dolu, dükkanın önünde kuyruklar var ve ocak başında 4 kişi çalışıyor. Çok hızlı bir servis olduğundan yer buluyoruz. Yemek sonrası Cumartesi günleri kurulan Kadınlar Pazarını gezmek için serbest zaman veriyoruz. Ödemiş pazarında gerçekten taze ve İstanbul’a göre çok ucuz güzel yöresel ürünler satılıyor. Pazarı gezmesi çok keyifli. Üzümler ve domates aklımızı çeliyor. Kadınlar Pazarı ise eski canlılığından, çeşitliliğinden çok uzakta. Hüç bir cazibesi kalmamış. Zamanımızın kalanını pazarın yanındaki kahve de geçiriyoruz.

Pazar günü, sabah kahvaltısından sonra dönüş yoluna geçiyoruz. Öğle yemeği molamızı YASA – Susurluk tesislerinde veriyoruz. Çi Börek ve Susurluk tostu ile 1980’lerdeki molalarımızı anıyor, nostalji yaşıyoruz. 17:30 da İstanbul’a ulaşıp, çok güzel beş gün yaşadığımız değerli dostlarımızla bir sonraki gezide birlikte olmak dileğiyle vedalaşıyoruz.

Yorumunuzu Paylaşın

Bu geziyle ilgili anılarınızı ve düşüncelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Üyelik veya şifre gerekmez.

E-posta adresiniz ziyaretçilere gösterilmez.


Yorumunuz incelendikten ve onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

You don't have permission to register